Deutschland

Sosyolojik tesbitler yapmaktan pek hoşlanmam. Genelde de Türklüğüyle gurur duyanlardanım.

‘Azınlık’  duygusunun ne demek olduğunuysa Türkiye’deki mevcut iktidara maruz kalan her birey ve maalesef bundan önceki dönemlerde de ayrıştırılmış insanlar bilir. Herkesin kendini  ‘azınlık’  hissettiği bir ülkede yaşıyor olmanın enteresan kazanımları da var tabi.

‘Azınlık’  davranışlarındaki mantıksızlık silsilesini daha kolay kavrayabiliyor, yalnızlık hissinin insanı nasıl manyaklaştırdığını tahmin edebiliyor… nihayetinde  ‘mazur’  görebiliyor, en azından tolere edebiliyorsunuz.

İyi bir gözlemci olduğumu söylerler. Almanya’ ya ait gözlemlerim ise şunu söylüyor, Almanya’daki Türkler’ in çok az bir kısmı iyi yerlere gelip şapka çıkartılacak işler yapmış.

% 80′lik kısmına bakarken dehşete kapılıyor insan.

Türkiye’ye gelip gittiklerinde epey izlemiştim ben bu güruhu. Bizim mahallede vardı mesela ‘Alamancı’ amcalar, teyzeler…

Ne onlardaki  ‘sonradanlığın’  ne de çocuklarındaki gerzekliğin adını koyabilmiştim küçükken. Sadece ‘normal insan’ olmadıklarından emindim. Hatta şimdi yazarken aklıma geldi, bir keresinde  ‘görgüsüzlük ne demek anne?’  diye sormuş, annemden de  ‘yan komşularımız gibi’  cevabını almıştım.

Hatırlarsanız 1950′ lerde Türkiye’den Almanya’ya  ‘niteliksiz iş gücü ihtiyacına yönelik’  binlerce Türk gitmişti. Nakledilen nüfus niteliksiz.. Türkiye’de geçinemeyen, daha iyi koşullarda yaşamak için değil, sadece karnını doyurmak için ‘çeşitli’ işlerde çalışmayı baştan kabul etmiş bir nüfustan bahsediyoruz.

Şimdi o görgüsüzlerin yetiştirdiği 2. ve 3. kuşak Türkler’in ciddi bir oranı matrak duruyor gerçekten. Almanya gibi dünyanın en disiplinli ve ilkeli eğitim kurumlarının bulunduğu bir ülkede yaşıyorsun di mi? Üçüncü kuşakta mı aklınıza geldi üniversitelere gidebilmek? İnsan hayret ediyor gerçekten…

Babam bir keresinde ‘parası olmayanın kafası da çalışmaz kızım’ demişti. Görünen o ki bu tespit doğru. Adamlar Avrupa kültürüne entegre olmak, öğretilenin dışına çıkmak, kendilerinin dışındaki dünyayı tanımaya çalışmak yerine, yerleşim alanlarını dahi aynen taşıyarak bütün antipatiyi toplamışlar. Avrupa’lı olmalarını zaten beklememeliyiz..

Ama en azından yaşam biçimlerindeki ufak nüansları yakalasalardı kötü mü olurdu? Bütün Almanlar’ın muhteşem bahçe düzenlemeleri yapılırken, bizimkilerin bahçelerinde neden teneke kutulara dikilmiş soğanlar var? Neden hala çamaşırlarını-donlarını balkona boydan boya sererek kurutuyorlar? ‘Balkonda don seriliyse Türk oturuyordur’ diye dalga geçtiler yanımda… ve nedense o don serili evlerin önünde hep son model bir mercedes var…

Sorunca da ‘Kültürümüzü koruduk’ diyorlar iyice geriliyorum. Ben babamın donunu hiç görmedim. Senin koruduğun şey bizim kültürümüz değil bence.

Kültürünü gettolar yaratmadan da koruyabilirsin. Kendini soyutlamanın sana kazancı ne oldu bunca yılın sonunda? Hala uçağa 10 kiloluk turşu bidonuyla binmeye kalkıştığına göre…???

Kültür mü koruyacaksın? Türk mutfağını tanıt, her köşe başına dönerci açacağına? Kültür mü koruyacaksın? Yöresel halk oyunlarını tanıt? Festivaller düzenle?

Neden son seste dinliyorsun müziğini? Bu insanlar seni neden şehrin en iğrenç mahallelerine layık görmüş hiç düşündün mü? Hiç denedin mi ‘taşıdığın değerlerin’  dışındaki dünyayı algılamayı?

Asmış donlarını balkona… Kültürümüzü koruduk diyor…

Mesela Türk bir aileyle tanıştım. Babanne/dede gelmiş ilk.. Bunlar üçüncü kuşak.. Evdeki herkes çalışıyor. (Yıllar önce olduğu gibi Almanlar’ın yapmaya tenezzül etmediği işlerde. Yine akıl edilememiş acaba nasıl ileri gidebiliriz? diye düşünmek) Ağabey gündüz bir markette kasiyerlik yapıyor, iki kız kardeş okuldan çıkınca işyerlerine ofis temizlemeye gidiyor. Yaşlı anne de evlere temizliğe gidiyor, baba taksicilik yapıyor. Kalabalık aile oldukları için devletten de yardım alıyorlar…

Ne olabilir standart? Geçim sıkıntısı gibi duruyor değil mi?

Hayır değil. Kapının önünde son model bir bmw var. Bütün aile onun borcunu ödemek için çalışıyor. Yaşlı anne temizliğe bunun için gidiyor.

Arabayı kullanıyor musunuz? diyorum.. Hayır, sadece tatillerde diyorlar. Çünkü Türkiye’deki akrabalara hava atılacak.

Aylık gelirin o topluma nispeten biraz daha iyidir, aileden gelen bir variyetin ve oturmuş bir yaşam tarzın vardır, bin abi sen zaten bmw’ye. Peynirin, zeytinin, salçan, ucuz diye Türkiye’den gelsin, giyim alışverişini ucuz diye yazdan yaza Türkiye’de yap… Yaşlı anneni temizliğe gönder, sonra bmw’ ye bin.

Zihniyet meselesi bazı şeyler..

Değişime direnç göstermek neyin mücadelesi? Hangi kazanıma istinaden bu inatlaşma? Mensubu olduğun topluma entegre olman için domuz eti yemen gerekmiyor ki? Saygılı olmanın ne demek olduğundan başlarsan zaten epey yol kat edeceksin. Öte yandan şu tüketim kültürün diyorum… Biraz mantıklı ol olur mu? Kimse bindiği arabayla saygı görmez, çevrende sana bunun için değer verenler varsa hemen gönder onları. Ama gözünü seveyim bırak bu kıroluğu… Bizi de senin gibi zannediyorlar sonra…

 

Not :  Bir de benim Almanya’da öğrendiklerim var… Onlar bir sonraki yazıda !

Yumurta Bayramı

Sabah güneşle uyandığınız bir günün öğleden sonrası dolu yağışına şahit olduğunuz bir ülkede, tatil için ne kadar ideal bir dönem seçtiğim tartışılır ama Yumurta Bayramı hazırlıklarına denk gelmem şans oldu benim için.

‘Yumurta Bayramı’  ya da bilinen adıyla  ‘Paskalya Bayramı’  Hristiyanlar için çok eski ve önemli bir dini bayram. Paskalya her yıl bahar aylarında (genelde Nisan’ın ikinci pazarı) kutlanıyor ve Hz. İsa’nın dirilişini simgelemesi açısından önemli. Burada yeniden doğuşu simgeleyen yumurta!

(Yumurta eski bir çok inanışta da dirilişi simgeliyor nedense. Din bilimcilerine bir sormak lazım)

Bu bayramın tavşanı meşhur. Bunu her köşe başında gördüğüm çikolata stantlarından anladım. Tavşan ve yumurta şeklinde çikolatalar var, renk renk! Nereye girsek devasa çikolata kuleleri! Aklımı kaçırmam an meselesi.. Öyle şirinler ki.. Acayip bir sektör gelişmiş. İnsanlar çılgınlar gibi çikolata alıyor. Bir alışveriş merkezinde dikkat ettim, bütün insanların sepetleri bunlarla doluydu.

Beni de tahrik ettiler : (  Neredeyse bir bavul dolusu çikolata ve kahve aldım. Gören de beni dini geleneklerine düşkün, muhafazakar bir Hristiyan sanacak.

Neyse, Paskalya günü hazırlanan özel çörekler oluyormuş (Paskalya Çöreği). Almanya’da bu bayramı aileler ya da arkadaşlar, bir araya gelip eğlenerek kutluyor. Osi anlattı bana, bir arkadaşlarının evinde toplanıp yemek yiyorlar, daha sonra hep birlikte ev sahibinin çeşitli yerlere saklamış olduğu yumurtaları aramaya başlıyorlarmış. Buldukları yumurtalarla da ellerindeki Paskalya sepetlerini dolduruyorlar.. Daha sonra da mumlar yakıp dua etme kısmı var..

Bu arada geldiğimden beri kaç kilise gezdim bilmiyorum. Bir tanesi modumun düşük olduğu bir güne denk geldi galiba… Yoksa girip mum yakmaz, dilek tutmazdım. Rahmetli babaannem ‘Hepimizin Allah’ı aynı kızım’ derdi. Dileğim gerçekleşir mi bilmem.. Ama ben bütün Tanrılar’ın kapısını çalıyorum…

Bazı alışkanlıklar bizimle büyür. Kinder Suprıse hastalığımı yakınlarım bilir. Çantamda mutlaka  ‘ölü’  ya da  ‘diri’  bir Kinder vardır. Yeni değil bu.. Küçükken de babamın aldığı kocaman oyuncaklara elimi bile sürmez ‘kinder var mı baba?’ diye sorardım.

Bu yüzden Osi’nin hediye ettiği yumurta çok değerli benim için.

Kocaman bir Kinder!

image

Amsterdam

image

Duffy dinliyorum sehre girdigimizden beri.
Zihnimde ucusanlari suraya yazsam deli diye bir delige tikarlar.
Kimsenin aklina gelmez kac kalbin üstüne bastigim. Öyle naif duruyorum..
Kac defter dürdüm bilseniz. En insancil olanimiz bile yiyor bu naneyi. Tanri yanimiza birakmiyor hicbir seyi:

Bunlar gecti aklimdan 2 kokteyl götürürken.

Yorgunluktan ölmek üzereyim. Berlin fotografi atamadim. Onlar büyük makinede : (

Daha cok yasamak icin neredeyse uyumuyorum. Pharmaton’u günde 3 tablete cikardim. Tatillerdeki amacim; sehrin en iyi yerlerini görmek, en iyi saraplari icmek, en güzel fotograflari cekmek, en iyi yemeklerini yemek…

Bu yüzden vakit yaratmanin her yolu benim icin mübah.

Böyle tatil yapmaktan hoslanan varsa bir vesikalik bir de boydan fotograf göndersin : )

image

Özgürlükler sehri demelerine aldanmayin.
O ifade zihninde zincirlerle büyümeyenler icin gecerli.
Hangi kategoride görüyorsaniz kendinizi artik..
Marco diye bir cocukla tanistim. Cocuk dedigime bakmayin, insan degil..
Yolunu sasirmis bir ‘Nuri’ olabilir olsa olsa.

Nuri demisken… Dun Istanbul’dan kuduruk bir arkadasim aradi. Bazi insanlar gercekten utanma duygusunu tanimiyor.

- Naptin?

- iyiyim canim dinleniyorum simdi, sen nasilsin?

- Bosver beni, gördün mü bakim bir sünnetsiz?

- Nasil yani?!

- Hala yatmadin mi biriyle gerizekali?

- Biriyle yatmak icin gelmedim ki ben bunca yolu? Hasta misin?

- Hem abazasin; hem gerizekali! Kapat telefonu, görüsmeyelim bundan sonra mümkünse.

- Kirici oluyorsun ama..

- Simdi hemen fuck’in Almancasini ögreniyosun anlastik mi?

- Cildirmissin sen!

 

Fatma & Gökcan

Selam,

Bu ara Jamie Cullum dinliyorum..

Bazi insanlarin ne kadar temiz olduklarini ilk görüste anlarsin. Fatma ve Gökcan da bunlardan. Ikisi de yillar önce Almanya’ya göc etmis ailelerin cocuklari. Gökcan 43, Fatma 37 yasinda. Su ara evlilik telasindalar.

Acayip komikler, karnima agrilar girdi gülmekten. Türklüklerinden eser kalmamis ikisinin de.. Toplumun dayattigi sacma sapan kaliplardan öyle uzaklar ki..

Fatma bana el islemeli gelinligini gösterdi hevesle. Bir de farkinda olmadan gözlerindeki kipirtiyi ve telasi..

Tanisali henüz bir yil bile olmadan evlilik karari almislar. Erken degil mi? diye sormadan edemedim. Senelerce beklettiklerim aklima geldi istemeden. Ikisi de ne dedi biliyor musun?

‘Bazen hissedersin…’ Ne kadar zit olursan ol.. Bütün yollar O’na cikiyorsa… Hayattaki ilginc tesadüfler ikinizi bir araya getiriyorsa… Bu kaderdir..’

Nisan ayinin 30′undaki dügünlerine davet ettiler.

Ben derim ki, kimsenin pesinden kosma. Hayatinin geri kalan kisminda bir anlami olacaksa karsindaki kisinin, gelip yerini bulacaktir.

Benzerlikler sart degil, karsilikli beslenebiliyorsak.

Yeter ki baska ‘hesaplar’ girmesin isin icine…

Puzzle parcalari gibi hayat. Herkes uygun oldugu kareyi bir gun bulur. Bazen g.tünü yirtsan olmaz, bazen de gelip omzuna konuverir. Zorlamayacaksin bu yüzden, olacagi varsa olur. Olmuyorsa da sana iyi gelmeyecek bir seydir belki?

Basimiza gelenlere isyan etmeyecek kadar sabirli miyiz dogru kisiyi beklerken ya da ararken? Kötü süprizlere hazir miyiz? Asil soru bu.

Simdi Berlin… ve Amsterdam…!

Hamburg Taxi

image

Bütün taksiler mercedes!

Bir taksici kadar olamayan babam geldi aklima : )

Cok yoruldum! Alisveris yap, fotograf cek, müzeleri ve kilisleri gez, sehirdeki konser-opera-tiyatro etkinliklerine saldir.. Hani bir avuc sehirde ancak bu kadar paralar insan kendini! Allah’tan karnim tok sirtim pek.

Burada da gelenek bozulmadi, her gittigim yerden birer kahve kupasi aliyorum. 2 Adet Hamburg fincani aldim! Bir de Serkan’a Türk kahvesi icin pembe fincan aldim. Bayilacak!

Hamburg

image

Bu fotografi Hamburg’da cektim. Cok hosuma gitti..

Almanya yuzolcumun neredeyse yarisi köprulerden olusuyor : ) O köprulerin cogunda boyle kilitler var. Asiklar bu kilitleri takip anahtari nehre atiyor. Butun kilitlerin uzerinde kizin ismi, erkegin ismi ve kilitin takildigi tarih yaziyor.

Demek ki din dil irk ayrimi yapmaksizin dünyanin heryerinde tum insanlar iz birakmanin derdinde. Hatira yaratma pesinde.. Yanimda sevgilim olsaydi ‘biz de yapalim’ der miydim bilmiyorum. Adamina göre degisir. Bazen hisler yaniltir insani, tam bu defa buldum dersin. Bi bakmissin asik oldugun kabugun altindan bir hayvanat cikmis.

Ne demistik?

Hayat bir yol..

İz birakanlarin serefine icelim bu aksam : )

Guten appetit

Surekli birseyler yiyip icen birinin en sik duydugu kelime ne olabilir? -Afiyet olsun!

Su yerine bira iciyorum. Neredeyse agirligimca domuz eti yedim. 2 adim atip ‘yoruldum’ diye ciyakladigim icin etrafimdakiler sürekli nerde ne yenir kritigi yapiyorlar.. Soguk ve aclik beni cok sinirlendiriyor. Cirkeflesiyorum istemeden. Zayifliklarimin ustune gitmem gerekiyor.

Zaman o kadar duragan ki burada, yapilacak butun islerinizi bir saat icinde halledebiliyorsunuz. Mutlaka bir vakit kaliyor dusunmek icin, kendini dinlemek icin… Zaten benim gicik kalbim hep kulagimin dibindedir, hep bir seyler fisildar sinir sey. Bu defa gür bir sesle soyledi; zamana birak… O en iyi ilactir. Hayat degisir, kosullar degisir… Sen herseyi zamana birak. O gerekeni yapar..

Hafta sonu planimiz belli oldu : Hamburg, Berlin, Amsterdam…

Cok sik yazabilecegimi sanmiyorum, zaten yazilar kücük notlar halinde farkindaysaniz. Biraz sakinleyince bir Almanya yazisi hazirlarim artik.

Bu sabah icimde calan sarki: Someting Stupid…

 

Alles Klar!

Selamlar,

Ögrendigim bir kac Almanca kelime ile resmen havalara girdim. Cok ta zor gelmiyor teknigini bilmeden konusunca : )

Vücudumdaki alkolü seyreltebildigim ender zamanlarda oturuyorum pc nin basina.

Her sabah erkenden kalkip serin havada yürüyüsler yapiyoruz Osi ile birlikte.  Bu arada Osi cok seker bir cocuk, ilgisini surekli uzerimde hissediyorum. Butun gun fotograflarimi cekip duruyor. Ne dilediysem hemen gerceklestiriyor. Biraz dalginlastigimda hemen fark ediyor. Sayesinde iyi bir tatil geciriyorum.

Kahvaltidan sonra siki siki giyinip cikiyoruz. Her ne kadar tatil modunda bir bavul hazirladiysam da burda hava buz gibi. Osi’nin kiyafetleriyle cok komik gorundugumu söyleyebilirim. Hos, kimin umrunda : ) Keyfime bakiyorum.

Bremen cok büyük bir yüzölcümüne sahip degil, fakat görülmesi gereken cok fazla yer var. Mesela 2 gündür Nehirden ayrilamiyorum. Muhtesem fotograflar cektim fakat cok  büyük dosyalar oldugu icin yayinlayamiyorum. Vegesack Nehrinde kücük kayiklarla gezilebiliyor. Mutlaka görün.

Lindt’in outlet magazasini gezip ciddi sayilabilecek bir para harcadik. Mutluluk hormonu icin cikolatadan medet umanlardan degilim. Ama bir cikolata icin yapmyacagim sey yok. Olan bizim paraciklara oldu, gitmez olaydik.

Kizlar yurt disina ciktiginda kiyafet/ayakkabi/canta icin para harcar. Ben Thalia diye bir kitapci kesfettim. Cok buyuk bir kitapci, kitapci dedigime bakmayin hobi malzemeleri de satiliyor- Bizim D&R gibi.. Bir de tabi ki binbir cesit kahve ve yan urunlerinin satildigi bir kafe buldum. Cok lezzetli tatlilar var… Tipki Avusturya gibi, kafe&kahve&tatli kültürü inanilmaz gelismis. 3yil önce 10 gün icin gittigim Viyana’da nerdeyse obez olacaktim.

Bize yillardir schnitzel’i tavukla yedireni bir elime gecirirsem cok fena yapicam. Wirtshaus’a gittik dun aksam. Aman Tanrim! Hayatimda yedigim en lezzetli schnitzeldi. Yaninda da kocaman bir kac bira göturdum. Bira konusunda gurme olarak donecegim memlekete. Dönersem tabi : )

Bir kac arkadas edindim. Onlarla cok guzel vakit geciriyoruz. Birazdan Bella Vista adinda bir Italyan restoranina gidicez, beni bekliyorlar. Alkol sinirlarini zorlayacagim bir gece olacak digerleri gibi.

Yazarim sonra..

Gunaydin,

Gerekliliklerden ötürü yapmaya alistigimiz bir seyi, zaruret hali ortadan kalkinca yapmaya devam etmenin nedeni ne olabiir? Aliskanlik di mi.. Sabahin köründe uyanma zorunlulugum ortadan kalkti ama malesef ayaktayim. Vücudum hep kötu seylere alisiyor! Yesil de bunlardan biriymis… Kötü bir seye alismisim farkinda olmadan.

Iyi olsa ruyamda gördugum icin bu saatte hortlamazdim. Bu arada suan saat 6… Hani o ruyayi gercekte görsem ne yapardim diye dusunuyorum simdi. Dunyanin en gerizekali kiziyla birlikteydi. Iyi de bundan banane!

Dedim ama… Banane degilmis demek ki.. Banane olsaydi misil misil uyurdum simdi..(insallah okumaz)

Bugün bunu düsünecegim..Nehir kenarinda turlarken, fotograf cekerken, schnitzel yerken, birami yudumlarken…

Tatilimi, ilk günümde burnumdan getirmeye calisan bilincaltimi s.keyim..

Dus alip cikmam lazim simdi. Guzel bir kahvalti yapmak istiyorum. Yazarim yine.

Michael Buble’li Zamanlar

02.04.2014

Sabah 5`te basladi gün. Neden bilmiyorum ama pek yorulmuyorum, yorulduysam da mizmizlanmiyorum boyle zamanlarda. Yeter ki bir yere  gitmek olsun mavzu bahis. Ucarim evelallah.

Bremen… Lesum…

Kac gün kalirim bilmiyorum. Muhtesem bir yerdeyim. Dunyanin en buyuk kaygilarinin def edilebilecegi… Sükunet ve dinginlik kokusu… Bu yuzden donus biletim acik. Lütfen yolunuz düssün buraya. Havalimanindaki suratsiz Alman polislere ragmen!

Kocaman bir yapilacaklar listesi var elimde. Detaylari anlatacagim. Fakat fotograf koyamayacagim siteye. Isterseniz intagram hesabimdan takip edebilirsiniz.

Almanya’daki ilk günümde, ögrendigim ilk Almanca kelimeyi, gidenlere ithaf ettim. “fick dich!” [verpiss dich]

Sehre inisimden 20 dakika sonra solugu dibinde aldigim beck’s bira fabrikasinin fotograflarini cektim, bilmiyorum neden. Ceyizime koyarim belki. Neyse.

Kirmizi sarap icecegim birazdan.

Romantik degil mi?

Sahi, gecen gün baska bir romantikten, tuhaf bir mesaj geldi.

“…Benim nazarim degse sen yasamiyor olurdun Bahar…”

Sunu anladim, bendeki denge sorunu kronik.. ve “platonik asklar”  hala gelmis gecmis en acikli hikayelerin basini cekiyor.

Yarin yazarim yine.

Kirmizi bir “syrah” kadeh bekler beni… Ispanya asilli kendisi.

Bir de Michael Buble!

Yol

Sabahları o kadar dinç uyanıyorum ki, şeytan diyor topla tası tarağı yerleş buraya. İştah desen tavan! Çılgınlar gibi ve sürekli olarak yiyorum. Bi tane kedim var iskeleden beri yanımda sağ olsun, o bile etlendi 3 günde yanımda : ) Adadaki bütün kediler zaten inek gibi maşallah.

Bugün adayı tam tur yürüdüm!

Ayaklarımı hissetmiyorum. Ama iyi geldi işte. Beden hırpalanırken ruh dinleniyor bazen. Duygusal çöküntü yaşadığım dönemlerde kariyer ve eğitimle ilgili ciddi sıçramalar yaşamamın sebebi de bu galiba. Mesela bu can sıkıntısı biraz daha devam ederse bitirme tezimi bir ay içinde teslim edip mezun olabilirim. Değişik bir motivasyon şekli di mi? Kafa karıştıkça beden hızlanıyor.

Ben de bundan sebep aklıma düşenler ve aklımdan düşenlerle birlikte… Yürüdüm..

 

‘Hayat bir yol..’ derim hep.

Başka insanlarla kesişir yol’ lar. Benzer hikayelere rastladığım da oldu, hayal edemeyeceğim kadar uzak dünyalara da şahit oldum. Uzaylı gibi baktıklarımın yanında ‘ne kadar benziyoruz’ dediklerim de vardı… Birbirine hiç benzemeyen insanlar…

Yanlarında yaşlanmak istediklerim arkasını dönüp gittiğinde bozulmadım hiç. Benim ‘yol’ verdiklerim de bozulmamalı bu yüzden. Doğal olarak canı acıyabilir insanın. Bunu hafifletmek için çeşitli tedavi teknikleri icat etmek te yine bize düşüyor tabi ki.. Sorun değil, şahsen ben eskisi kadar yüklenmiyorum artık kendime.

İçimdeki çocuk kendini yere atıp tepine tepine ağlarken, ben ‘aklı selim’ tarafıma yaslanıp şunu düşündüm hep, kimse yol’ un sonuna kadar benimle gelmek zorunda değil. Ben de gitmedim çünkü kimseyle sonuna kadar. Hayat seçimlerden oluşuyordu ve başkalarının seçimlerine de saygı duymak zorundaydım. Bu kadar.

 

Bu arada…

Günlerdir ’üstüme basılmış’ hissetmemin sebebini buldum galiba!

Beni özlemiyor…

 

Ada’dan Notlar

Bugün Burgaz Ada’da 2. günüm bitti.  2 gecedir buda tıkırdatıyorum klavyemi. Akşamları çok serin oluyor. Kocaman bir hırkayla gezinip duruyorum ortalıkta. Türk kahvesi içiyorum öğleden sonraları. 2 Kitap bitirdim geldiğimden beri. Arada telefonumu açıp etrafı kolaçan ediyorum. İşyerimi arıyorum, annemi yokluyorum, sonra devam… Bir de şu adanın her tarafına sinmiş sinir bozucu bok kokusu olmasa.

Yalnızlığı, mutsuz beraberliklere tercih etmem yeni değil. (Hoş, yalnızlık ta bazen mutsuz ediyor insanı ama başka birinin kaprisini çekmiyorsun en azından.)

Çoklarına göre şımarıklık, bir tür kendini beğenmişlik ve ‘kendinden emin olma hali’ bu…

Hiç öyle değil oysa! Sadece insanların beyanlarını samimiyetsiz buluyorum. Bu konuda haklıyım bence. Davranışlar ve söylemler birbirini tutmuyorsa, cehenneme gidebilir herkes.

Kimse bir adım geri atmıyor.

İnatlarımızdan öleceğiz bir gün hepimiz. Hayat ne kısa oysa ki.

Nasıl da tahammülsüzüz ‘karşı tarafın’ yaptığı hatalara… Ve nasıl da nezaketliyiz kendi bencilliklerimize, duvarlarımıza… Korkuyoruz paylaşmaktan, birlikte yürümekten..

İyi de bu hayat korkaklara göre değil ki? Sırf cesaretim olmadığı için kaybettiklerimin listesini bir görseniz. (cesaret gelince de insanlar gidiyor genelde)

Ya harekete geç mutlu olmak için bir şans ver kendine,

ya da Azrail yoklayana kadar kalabalık etme otur köşende.

Çelişmekse en kötüsü kendinle..

Ada’da…

Muhteşem bir kahvaltıyla başladım.

Çay & simit & peynir.

(simitin yarısını kuşlara kaptırdım, peyniri de kedi yedi)

 

Kahvaltıdan sonra bir teyze fal baktı bana, afacan bir oğlum olacakmış benim.

Yakışıklı oğlum!

Umarım babana benzersin.

 

Bu mevsimde tenha ada. Kimsecikler yok.

Kulaklığımı takıp uzun bir yürüyüş yaptım sabah, biraz dergi karıştırdım.

 

Getirdiğim filmlerden birini izledim. 18. Y.y. Fransa’sında geçiyor. Sıkıldım.

Akşam yemeğim ada klasiklerinden balıktı.

Çok severim aslında. Bu defa yarısını bile yemedim.

Yarın yerim artık, zaten söz verdim ordaki teyzeye.

 

 

Babamı çok özledim…

Bütün kadınlar aynı mıdır?

Kalbi kırılınca babasının dizinde uyumak isteyen bir tek ben miyim?

 

 

Gidiyorum

image

Yarın ilk vapurla gidiyorum.

 

Bir kaç DVD, bolca dergi, üç – beş kitap,

Kocaman bir hırka,

Spor ayakkabım,

Kulaklığım (herşeyim)

Bolca yün çorap ve

Pineklemek için dizleri çıkmış eşofmanlarım..

 

 

Ben arada giderim…

Geliyorlar çünkü bazen bana.

Ada’ya gidiyorum ‘gelenlerle’ birlikte..

Ada dediğime bakmayın, ‘kendime’ gidiyorum.

Biraz düşünmeye, anlamaya…

Belki de hiçbir şey yapmadan sadece ‘durmaya’… Kendimi dinlemeye…

Gidiyorum..

Yazarım yine.

Sadece Bursa’lılar İçin :)

 

Yok yok sandığınız gibi Bursalı değilim. Ailecek çooook uzun seneler geçirmiş, kişiliğimin temellerini Bursa’da atmış biri de değilim.

 

2002 yılında Uludağ Üniversitesi’ni kazandığım için gitmiştim. Bir yıl sonra ailemi de peşimden sürüklemiş, hepimiz için yeni bir hayatın başlangıcına sebep olmuştum.

 

Sorduklarında çok direndim Bursa’lı değilim ben diye. Bursa’yı ve insanlarını sevmediğimden değil, aidiyetle ilgili sorunlarımı çözememiş olmamdan. Bana öyle öğrettiler çünkü. ”Karnının doyduğu yerdir memleket” dediler.

 

Devlet memuru oldukları için, ordan oraya sürüklenen bir anne ve babanın evladı olmanın böyle bir neticesi varmış. Ya her yer memleketti benim için… Ya da hiçbir yer… Fakat ardıma baktığımda görüyorum ki, bir şehrin tozunu toprağını, hanlarını, deniz kenarını, gözleme kokusunu sevmenin ne demek olduğunu Bursa’da öğrenmişim ben…

 

Bunun gibi çok şey var Bursa’nın öğrettiği. Hayatımın en ağır travmalarını da en büyük zaferlerini bu şehirde yaşadım. Beni annem gibi büyütmüş diyorum şimdilerde. İlk zamanlar ne kadar ”yabancı” ve ”uzaksa”, son bir kaç zamandır o kadar ”içimde” ve ”benim…”

 

Bursa’yı sevmek gariptir… Farkında olmazsınız pek. Ne zaman ki başınız başka bir kentte, başka bir yastığa değiyor, ne zaman ki sabah uyandığınızda Uludağ’ın mis gibi ayazını içinize çekemiyorsunuz… Zihninizde canlanıveriyor Bursa.. Adını koyuyorsunuz hissettiğiniz eksikliğin… İçinize dolan egzos kokusuyla ayılıyorsunuz. Ahhhh Bursa!

 

Hafta içi ailemi görmek için Bursa’ya gittim… Yalova’yı geçtikten sonra kartpostal gibi bir şehir karşıladı beni. Cama yapışıp dışarıyı izlerken Bursalılar’ın ne kadar şanslı insanlar olduğunu düşündüm. Otobüsteki bir çok insan da benim gibi düşünüyor olmalı ki en arkadan bir ses muavine yöneldi ”kardeşim kapatın ışıkları da dışarıyı izleyelim!”

 

İstanbul gibi düzensiz bir yerleşimi yoktur Bursa’nın. Arap Şükrü dediğiniz zaman herkesin gözünde aynı kıvılcımı görürsünüz. Mesela şehrin heryerinden tarihin o inanılmaz görkemini hissedersiniz… Mesela Kapalı Çarşı’nın kokusu hiç değişmez… Ve bir gün aklınıza geldiğinde, burnunuzun direğini sızlatır o koku…

 

İstanbul gibi tarihi dokusu hiçe sayılarak imanı gevretilmemiş. Sahip çıkmış Bursalılar kentlerine. Umarım bir gün rant peşinde koşup, tarih ve milli geçmiş gibi bir çok manevi değeri hiçe sayan insanlara yenilmezler…

 

Bu satırları da Bursa’da yazıyorum. Zamanın durmasını dilediğiniz anları hatırlar mısınız? Bazı insanlar sevdikleriyle geçirdikleri zamandan şikayet ederler hep yetmiyor diye… Ben Bursa’dayken şikayet eder oldum zamandan…

 

 

Kıymet bilmek lazım…

 

Bazı şeyleri kaybettikten sonra anladığımızı hepimiz kabul ediyoruz da nedense tedbir almak gibi bir hareket içerisine girmiyoruz…

 

Tedbirinizi alın benden söylemesi… Bir gün ola ki Bursa’dan ayrılırsanız… Aklınıza gelecek olan ilk cümle şu olur;

 

Bursalı olmak ayrıcalıktır!

 

 

 

Bahar ERGÜL

 

 

Cennetçeşme

04.08.2011

 

                           Adından yola çıkarak cennet gibi bir yerden bahsedeceğim beklentisiyle okuyorsanız satırlarımı vazgeçin yol yakınken. Cennetten kat be kat uzak… Belki bir cendere… Hayatın diğer yüzü tokat olup patlıyor yüzünüzde. İliklerine kadar sefalet, gırtağına kadar umut…

 

                          Ağırlıklı olarak gecekondudan oluşan, insanların ümitlerini tuğla gibi ördüğü bir İzmir mahallesi burası. Cennetçeşme… Kapı önlerinde biber, soğan, maydanoz ekili… Süpermarket çağının çocukları olan bizler, kıskanıyoruz hayatını ucuza mal edilme sevdasına borçlu olan kızarmış domatesleri… Gıcır gıcır ayakkabılarla basılan toprak yol, kinayeli bir toz bulutunun içinde bırakıyor yürürken. Kendi aidiyet duygunuzla yüzleşip, duyacağınız mahcubiyete hazır olmanız gerekebilir.

 

                         Ayşe Nine Sivaslı. Geçen yıl göç eden Kezban Gelin Kayserili, Zübeyde Kız Çorumlu… Giresunlu Nazife Teyze, Vanlı Osman Ağa’nın kiracısı… Nuray Hatun, eşi ölünce toplamış çocuklarını taa  Antep’ten gelmiş. Türkiye’nin her ilinden bir çok aile göç etmiş, yerini yurdunu bırakıp ekmek kavgasına düşmüş. Ardından yaşam mücadelesi yapışmış yakalarına.

 

                    Aynı sıkıntıları paylaşıyor olmanın kaderdaşlığı mı bilinmez, gardaştan daha yakınlar birbirlerine. Kürt Selim’in çocuğu gecenin bir yarısı ateşlenince Laz İsmail, Murat131′iyle fırtına gibi dayanıyor kapıya. Haberleri yok aynı memleketin insanlarını birbirine düşüren düzembazlardan. Arnavutu, Lazı, Çerkezi, Kürdü hep birlikte güle oynaya yemek yiyor aynı sofrada. Yan yana… Burun direğini sızlatan rutubet kokusunun farkında olmadan… Yoksulluğun o çirkef kokusu….

 

                    Sokaklarında çıplak ayaklı, yanık tenli çocuklar oynuyor Cennetçeşme’nin. Her evde en az dört çocuk yaşıyor. Geceleri diziliyorlar inci taneleri gibi aynı yatağa. Üstlerinde bir yorgan. Sığ içine sığabilirsen… Anneler temizliğe gidiyor, babalar pazarcılık, berberlik, bakkallık… Ekmek parası işte… Çalışamayacak durumda olanlar çorap örüp satıyor, dantel örüp kanaviçe işliyor genç kızlar. Çeyizlik değil onlarınki… Sosyete pazarında sergi açıp, ele emeği göz nuru dantellerin pazarlığını yapıyorlar.

 

                       Çoğunun kışlık yakacağını İzmir Büyükşehir Belediyesi karşılıyor. Kış sanki daha bir soğuk, daha bir zalim burda. Aylık gıda yardımı alanlar da var aralarında. Yoksulluk kol geziyor bu mahallenin sokaklarında. Öyle sinsi, öyle can yakan cinsten…

 

                     Yine de mutlu çocuklar…Akşama kadar sokakta oyun oynayanların keyfine diyecek yok. Hele bir de 50 kuruş dondurma parası varsa ceplerinde! Onların mahallelerinde süpermarket yok, bakkalda sürüyorlar saltanatlarını. Bakkal kokusu diye bir şey vardı biz küçükken, hatırlayan var mı? İçinden dövme ve araba resmi çıkan meyveli sakız çiğniyorlar. Kola müptelası değil hiçbiri, gazoz içiyor bu çocuklar. Leblebi tozunun tadını unutmamışlar…

 

                        Güneşten rengi solmuş kıyafetleriyle, çocuk olmanın tadını çıkarıyor hepsi. Hesapsız, sorgusuz tozu dumana katmak gibisi var mı… Anneler temizliğe gidilen evden ‘küçülmüş’ kıyafetler getirdiyse, ev bayram yerine dönüyor adeta. Kendileriyle aynı yaştaki çocukların giymekten utandıkları, başka hayatlardan izler getiren kıyafetler başında kavga çıkıyor. Mesela tişört ve şortlu bir takım çıktıysa torbadan, ağabey ikisini de alıyor. Küçük ise boynunu büküp yalvaran gözlerle bakıyor  ‘bari şortunu ver…’

 

                     3 ay önce alınan laptopunu beğenmeyip yenisini isteyen kardeşiniz, yerin yedi kat dibine giriyor yanınızda… Utancından…

 

                      Sizin veresiye defteriniz oldu mu? Benim gibi Fransız kaldıysanız konuya belirteyim; eğer bakkaldan bir şey lazım olursa para yerine elinize küçük bir defter alıp gidiyorsunuz. İstediğinizi (genelde ekmek, yoğurt, şeker oluyor) aldıktan sonra defteri bakkal amcaya veriyorsunuz, aldığınız şey kaç paraysa deftere yazılıyor. Bir elinde ekmek poşeti, bir elinde defter, mutlu mesut evin yolunu tutuyor çocuklar.

 

                        Veresiye defterinin;  ‘şuan paramız yok, olunca babam verecek’  demek olduğunu bilmeden yaşamanın mutluluğu… Var mıdır bunun tarifi sahi…? Bazen bilmemek en iyisi galiba ne dersiniz?

 

                      Sosyal ilişkilerse havlu attıracak cinsten… Akşama ne yemek yapıldığı, yukarı mahalledeki zengin kokananın kaç lira yevmiye verdiği, oğlanın sünnetinde kimin türkü çığıracağı.. Herşey balkondan balkona sohbet konusu ediliyor. Samimiyet hat safhada!

 

                       Kadınları bizim kadar yalnız değil Cennetçeşme’nin… Biz eğitimli ve ekonomik özgürlüğü olan kadınlar, şiddet gördüğümüzü kendimize dahi söylemeye utanırken, o kadınlar çay içip çekirdek çitlerken birbirlerine vücutlarındaki morlukları gösterebilecek kadar cesurlar. Enfeksiyon kapmış dostluklardan değil, acıya yarenlik eden gerçek yoldaşlık onlarınki. Bizim gibi laf salatası yapıp utançlarını örtbas etme gereği duymuyorlar. Bu yüzden yalnız değiller…

 

                     Akşam saatlerinde babaların eve gelmesine yakın hareketleniyor sokak trafiği. Çocuklar iş yapıyor olma şevkiyle arşınlıyor yolları. Bu sevimli ve küçük ulakların, bazen bir tabak bulgur pilavı oluyor yükleri, bazen patlıcan yemeği götürülüyor yan komşuya…

 

                    ’Allah ne verdiyse’ hesabı bir sofra kuruluyor önünüze. Normal zamanda elinizi sürmediğiniz yemekler, üç beş çocuk doluşunca etrafa öyle tatlı geliyor ki… ‘Şükür bugün de karnımız doydu, Allah olmayana da versin…’ Babamla göz göze geliyoruz. Bir gün önce salataya dere otu koymadım diye bağırmıştı bana. O, gözlerini yere indirirken titreyen kaşığıma baktım ben de…

 

                      Nankörlüğünüzün sınırlarını ölçmek isterseniz gidin Cennetçeşme’ye… İnsanların yoksulluğa inat nasıl mutlu yaşadıklarını gözlerinizle görün… Burun direğiniz sızlasın biraz. Yokluk ya da yoksulluk… Adı herneyse işte, ona rağmen hayata tutunmanın, hiçbir üniversitede öğretilmediğine bir kez daha şahit olun. Gidin o küçücük dünyalarında yaşayan yüreklerin, asgari ücretle nasıl mucizeler yarattıklarına bakın… Beş paket makarnanın getirdiği bayram havasını çekin ciğerlerinize…

 

 

 

                                                               Bahar ERGÜL

 

 

Trilye

18.03.2011

 

Bursa’nın cennetidir Trilye…

 

Nam-ı diğer Zeytinbağı. (Şuan bu isim kullanıyor. Trilye ismi Bizans zamanından kalmadır.) Koca şehrin hayhuyundan kaçıp, başınızı dinlemek isterseniz rahatlayabileceğiniz en ideal yerdir. Yeşilin bittiği yerde mavi başlıyor, sonra ufuk çizgisiyle buluşuyor gözleriniz. Öyle bir yer düşünün ki insan sesi yok, sadece dalga sesleri var bu küçük cennette… Gençleri kuş misali uçup gitmiş köyün. Emektar yaşlıları çıkıyor hep karşınıza.. Her biri canlı bir tarih…

 

İnsanların çok fazla bilmedikleri ve gitmedikleri bir yer olduğu için bakir kalabilmiş eski bir Rum köyüdür Trilye. İlk gözünüze çarpan şey kırmızı kiremitli çatılar olur ve eski mimari dokunun nasıl görkemle karşınızda durduğuna hayret edersiniz. Sahilinde tarihi binalar restore edilerek yapılmış küçük balıkçılar ve butik otel tarzında mütevazi konaklama yerleri var. (Balık pazarı özellikle yaz aylarında hareketlidir.)

 

Yolunuz düşerse Savarona’ya mutlaka gidin derim. Her daim kaliteli bir hizmet sunmayı ilke edinmiş bir işletme olduğunu belirtmek isterim. Özellikle mezeleri güzeldir. Çok fazla bir içki kültürüm olmadığı için, neyin yanında ne yenir pek bilmem. Ama güleryüzlü çalışanları bu konuda gerekli rehberlik hizmetlerini sağlıyorlar. Siparişinizi verdikten sonra masanıza ilk gelen meşhur zeytinleri olur. Hazır gelmişken şarap almadan da olmaz. Aklınızda bulunsun, Trilye’nin şarapları da lezzetlidir..

 

Bu hafta izin günümde Bayan Afrodizyak beni Trilye’ye davet etti. Aslında o kadar çok iş vardı ki halletmem gereken. Baktım zaten yetişmeyecek, bastım gittim yanına. İyi ki de gitmişim.

 

O sabahtan gitmiş, ben akşamüzeri yakalayabildim güneşin batışını. Her zamanki gibi güleryüzüyle sarıldı bana. Bu arada sarılmak ne kadar önemli değil mi? Anlatmak istediğiniz bir sürü şeyi tek bir hareketle aktarabiliyorsunuz…

 

Bol deniz havası ve bol miktarda kahkaha ile bir günü birlikte noktaladık. İnsanın, gözleri yaşarana kadar gülmesi ne güzel şey değil mi? Özellikle son zamanlardaki yoğunluğum nefes aldırmıyordu bana. Kendime vakit ayıramadığm için çok mutsuzdum. İhtiyaç duyduğum şeyin, güzel bir dost sohbeti ve iki bira olduğunu Trilye’nin tuzlu kokusunu ciğerlerime çekerken farkettim. Nasıl da özlemişim… İyi geldi gerçekten. Esen rüzgar da hızımızı kesmeye yetmedi hal böyle olunca.

 

İyi ki gözlerime bakınca derdimi anlayan kız arkadaşlarım var. Geçen akşam da Cadı’yla birlikteydik. Doya doya dertleştik çoktandır yüzünü göremediğim dostumla…
Kabıma sığamıyorum yine,
Sığmıyor bu ara enerjim bedenime.
Güldür güldür devam ediyor hayat!

 
Bahar ERGÜL

Tatil

05.01.2011

 

Tek bir kelime yazma isteği yok içimde…
Ne yaptıysam çıkmıyor bir şey. Saçmalayamıyorum bile.

 

İzin günümde bütün gün film izleyip limonlu ıhlamur çayı içtim.
Odamın penceresinden dışarıyı izledim.
Yağmur yağıyor Bursa’ya… İçim acıyor yağmur yağdıkça.
Neden?
Mevsimsel depresyon dedi doktorum…
Bir kaç tane ilaç verdi.
İlaçların kutuları aşina gelince anladım anti depresan olduklarını..
Ah be doktor. Ben yıllarca yenemedim kendimi,
Şu küçük kapsüller mi mışıl mışıl uyutacak beni?
Bahar’a bunları içirmek senin harcın değil haberin olsun :)

 

Yeni kitaplar aldım yıllardır gittiğim sahaftan.
Hiç değişmedi sanki Yılmaz Ağabey, bazen takılıyor bana,
”Sen bile kocadın bak ben hala aynıyım…”

 

Annem en sevdiğim börekten yapmış tadına bile bakmadım.
İşyerinde yerim diye sarıp götürdüklerimi de çocuklara dağıttım.
Duysa saçlarımı tek tek yolar.

 

Mıstık en sevdiğim kurabiyelerden alıyor her sabah bana.
Çok içiyorum diye kızdığı kahvemi O alıp geliyor, geçer huysuzluğum zannediyor.
Nihayet işe yaramayacağını anlayıp vazgeçişini izliyorum…

 

Bol bol çikolata yemeye çalışıyorum. Mutluluk hormonunu yükseltiyormuş ya.
Sanırım bu, yiyen kişiye de bağlı biraz ne dersiniz?
Canım tatlı yemek bile istemiyor.
Kız arkadaşlarımdan birine sözüm vardı, bir esnaf meyhanesine götürdüm O’nu dün.
Yaşlı bir dedenin yanaklarını mıncıkladım biraz gülerim diye.
Alkol aldım, en sert içkileri içtim sarhoş olabilmek için..
Cık olmuyor.

 

Acaba diyorum kimseye tek kelime etmeden iki günlüğüne kaçıp gitsem?
Doldursam dergilerimi, kitaplarımı bir bavula..
Kapatsam telefonumu… Biraz kafamı dinlesem…

 

Ayvalık mesela?
Ya da daha yakın bir yerler olsun,
Trilye gibi…

 

İyi gelir mi ki biraz yalnız kalmak?
Saatlerce Broken Bells dinlemek istiyorum.

 

Bu mevsimde kalabalık olmaz, tipsiz tipsiz gezme lüksüm olur en azından.
Bir bakayım otel fiyatlarına…

 

Allah’ım yardım et dağılsın şu kasvet başımın üzerinden…
 

Sevgilerimle
Bahar ERGÜL

 

 

İstanbul

24.12.2010
İstanbul yolları insanı olgunlaştırıyor!

 

Herkes bir yerlere koşuyor, yetişebilme telaşına yenik düşmüş İstanbul’lular. E tabi o trafikle hiçbir yere yetişilmez ve o kaygı da bir türlü def edilmez.

 

Şaka bir yana zor olmalı gaz-debriaj arasında sıkışıp kalmak.. Yolda yürümek bile olağanüstü bir çaba gerektiriyor İstanbul’da. Herkesin hele benim gibi sabır erdeminden zerre nasiplenmemiş  insanların harcı değil orada yaşamak. Omuzuyla çarpa çarpa yürüyen ve afedersiniz deme gereği bile duymayan insanlar karşısında bir ara cinnet geçirme noktasına geldiğimi hatırlıyorum. Biz biraz nankörlük ediyoruz sanırım Bursa’ya.

 

Ben ne mi yaptım? Sabah saatlerinde editörümüz Nes ile birer fincan kahve ve çikolatalı kurabiye eşliğinde yazılarımın stratejik konumuna dair bir görüşme yaptık. Kafasındaki soru işaretlerini giderdikten ve aldığı beyaz gül için teşekkür ettikten sonra yemek için tüm ısrarına rağmen kaçarak uzaklaştım yanından. Üsküdar’da bir banka ilişip denizi seyrettim. Biraz soluklanıp Beşiktaş’a geçtim. Kız Kulesi’ne yine uzaktan baktım… Sonra Yeşil’i aradım.

 

Bir günde üç alışveriş merkezi gezdim. Hele biri (Kanyon) bana kendimi gerizekalı gibi hissettirdi, otopark çıkışını bulamayan bir mal oldum yahu. İstinye Park’a bayıldım. İnsan, egolarını tatmin etmek için bir AVM’nin arka bahçesini de kullanabiliyormuş. Son model spor arabalarında yakışıklı olduğunu zannederek gövde gösterisi yapan bir alay maymun görünce, ben bu fikre kapıldım en azından. Bu arada kızları güzelmiş İstanbul’un.

 

Sinirlendim, kayboldum, acıktım, yoruldum… Robbie Williams eşliğinde bir yaramazın çocukluk anılarını dinledim, tatlı yedim, kötü bir kitapçı dükkanını gezerken de ruhumu dinlendirdim…

 

 

Şimdi düşünüyorum da… Allah sabır versin, çilesi bol bir memleket. Fakat gerçekten güzel… Yakıştırmış İstanbul giydiğini üzerine.

 

Yorucu ve gergin bir gün, gülmekten gözlerimi yaşartan bir çift yeşil gözle son buluyor…

Bahar ERGÜL